En son yazımda bu adamla ilgiliymiş. Dün gece okudum haberi. Ciddi anlamda üzüldüğümü söylemeliyim. Ligdeki çoğu oyuncudan kat kat yetenekli bir adamdı. Ligin ilk adımı en çabuk bir iki oyuncusundan biriydi. Yürekliydi. İnanılmaz yürekliydi. Yaptıkları ve yapmaya cesaret edebildikleriyle, kafa tuttuğu basketbolcularıyla, sakatlıkları ve o hiç bitmek bilmeyen enerjisiyle ve tabi ki egosuyla tam bir süperyıldızdı. Şampiyon olamadı hiç. Hak etti mi? Belki daha iyi bir takımda geçseydi kariyerinin çoğunluğu mutlaka bir şampiyonluğu olabilirdi. Ya da kişiliğinden ödün verip, rol adamı olmayı kabul etseydi şampiyonluk hedefi olan takımların birisinde bir yer bulabilirdi. O bunu kabul etmedi. Edeceğini de beklemiyordum zaten.

İyi mi oldu? Hayır tabi ki. Bir yıldız daha kaydı. Belki de, izleyerek büyüdüğümüz jenerasyonun ilk yaprağı olarak yaptı bunu... Mutluluklar The Answer


Nereden nereye... Muhteşem bir yetenek. Ama sorunlu bir kişilik. Sıkça gördüğümüz bir tablo bu malesef. En son Memphis Grizzlies'teydi. Orada yedek oturmayı kabul edememişti. Kaçmış oradan. Atlanta'daymış şimdi. Basketbolu bırakmayı düşünüyormuş. Şampiyonluk yüzüğü hariç neredeyse bütün başarıları elde etmişti... Yazık oldu.



Detroit'in yeni bir '' Wall '' a ihtiyacı vardı. Sokakta basketbol maçı yaparken böyle bir şey olsa, böyle bir şeye tanıklık edilse, hatta geçtim böyle bir şeyi, buna benzer bir şey olsa, maç oracıkta bitirilir, bloğu yiyen de uzunca bir süre basketbol falan oynamaz. Pes.


Kaç yıl sonra acaba böyle bir tablo oluştu... Ben Dallas'ın en son ne zaman Batı Konferansı lideri olduğunu hatırlamıyorum. Muhtemelen Golden State Warriors'a elendiği 2007 yılıdır. Lig lideri oldukları sezon yani. Lig başlayalı neredeyse bir ay olacak, takımlar yavaş yavaş raylarına oturuyor ve artık son demlerini yaşadıkları iddia edilen Phoenix ve Dallas, çekişmenin çok çetin bir şekilde yaşandığı Batı Konferansında ilk iki sırayı paylaşıyor. Bu gerçekten olağandışı bir şey.

Dallas da iyiye doğru bir ilerleme olduğu çok açık. Belki de oyuncular(özellikle Kidd) yavaştan artık son şanslarına doğru yaklaştıklarının bilincine varmışlardır ve ona göre oynuyorlardır. Çünkü hakikaten bu sene de bir şeyler yapılamazsa, seneye her şey sıfırlanmalı artık.

Suns'ın durumu daha ilginç bence. Çünkü onlar 2005 yılında D'Antoni'nin getirdiği yapıyı bozmadılar. Bir ara Shaq ile vazgeçiyor gibi oldular ama baktılar papuç pahalı, hemen yine aynı sisteme geri döndüler. E iyi de yaptılar açıkçası. Ama Öyle bir sağlık ekipleri var ki... Grant Hill, drive halindeyken smaca kalkabiliyor artık. O smacı vurup vurmaması önemli değil, onu denemesi, kendine güvenmesi çok büyük faktör. Keza, aynı sağlık ekibinin geçen sene Shaq'ı da ne hale getirdiğini hatırlıyordur herkes. İnanılmaz işler yapılıyor Arizona'da.

Bu iki takımı öne çıkardım ama sadece şaşırdığım için. Çok büyük farkla ilk iki sırada değiller zaten.Lakers'ın yarım maç önündeler sadece. Her an her şey olabilir, ama böyle devam etmesi lige de inanılmaz bir renk getirecektir.


10 Aralık 1939 doğumlu bu adam, 2007 yılında Las Vegas'taki All-Star haftasonunda Charles Barkley ile bir koşu yarışı yapıp kaybetmişti. Yarış sonunda da bu görüntüyü vermişlerdi beraber.

1975 yılından beri hakemlik yapmakta kendisi. Bu sezon sonu emekliye ayrılabileceğinin sinyallerini vermiş. Zamanı geldi sanırım evet.


Karem Abdul Jabbar denince akla hemen bu poz ve Sky Hook adını verdiği, birebir savunulduğu zaman durdurulması imkansız olan atış gelir.

Nba tarihinin en unutulmaz pivotlarından... Nba'in gelmiş geçmiş en fazla sayı atan basketbolcusu. İnanılmaz bir kariyer, müthiş bir sportmen kişilik. Lakers'ın genç pivotu, Andrew Bynum'un özel koçu. Lösemi'nin en nadir çeşitlerinden birisine yakalanmış. İyileşeceğine çoğu basketbolsever gibi ben de inanmaktayım.

Nba'deki en sorunlu basketbolculardandır kendisi. Saha içinde hiç olmayacak şeyler yapar. Saha dışındakilere ise değinmek anlamsız. Özellikle soyunma odasını birbirine katan oyunculardandır kendisi. Sorunlu bir basketbolcu kısaca işte.

Aslında kariyerinin bir bölümünü geçirdiği San Antonio Spurs'de iyi bir profil çizmekteydi. Ama işte Spurs'ün havasını solumayı bırakınca deliye döndü. Spurs'ün 2003 yılında kazandığı şampiyonlukta, Duncan'a gelen ikili sıkıştırmalardan sonra Steve Kerr ile birlikte ceza üçlüklerini yollamasıyla tanınmıştı. İyi işler de yapacağı düşünülüyordu. Tabi orada kalabilseydi yapabilirdi belki de ama olmadı. Indiana - Detroit kavgasında 30 maç ceza almıştı. O ceza ve o kavga, bütün bir Indiana kariyerinin önüne geçti. Hatta biraz iddialı olacak belki ama, şampiyonluk yüzüğünden bile olmuş olabilir o kavga yüzünden. Zira o zamanki Indiana kadrosu iyi bir kadroydu.

Golden State Warriors'ta ise ciddi anlamda iyi oynadığı bir dönem oldu. O da 2007 Playoffları. Dallas Mavericks'i eledikleri yıl gerçekten iyi oynuyordu. Ama ondan sonra sanki tekrar eski kimliğini hatırlamış gibi saçmalıklar yapmaya devam etti.

Bugünlerde ise takas edilmeyi bekliyor. Daha doğrusu takım arkadaşları onun takas edilmesini istiyor. Söylediklerine göre de, eğer o takımdan giderse birçok sorun da halledilmiş olacakmış. Buna ben de inananlardanım. Ama son iki üç yıldır Golden State'de öyle bir kaotik hava var ki. Phil Jackson gelse zor düzelir demekten kendimi alıkoyamıyorum.



Fenerbahçe formasıyla sadece bir maça çıkmıştı. İstanbulspor'un Fenerbahçe'yi Kadıköy'de yendiği lig maçında. O maçın skoru 3-0 bitmişti. Hemen ardından, Enke'nin kaleciliği tartışılmaya başlandı, yazıldı çizildi. O bu ülkeyi terk etti. Almanya'da yılın kalecisi ödülünü aldı. Alman Milli Takımı formasını giydi. Dün gece de, belki de hayattaki en sevdiği varlığın yanına gitme kararı aldı...

Beko Basketbol Liginin en güçlü iki takımının mücadelesi. Bu iki takım arasındaki rekabet, düşmanlık geçen her gün daha da büyüyor.


En son yaşanan final serisindeki olaylar hala akıllarda. Hemen ardından çıkan Kerem Gönlüm krizi ve yaşanan demeç, iddia, hakaret savaşları da ortada. Her anlamda çetin bir mücadeleye örnek olabilecek bir maçtı. Maçı izleyemedim, ancak sağdan soldan okuduklarıma göre Efes iyi oynarayak ve savunma yaparak maçı kazanmış. Özellikle Nachbar ve Rakocevic adlarına yakışır performanslar ortaya koymuşlar. Bir de şu var ki, Tanjevic, sahada 4 kısayla yer alan Efes Pilsen'e karşı alan savunmasıyla oynamış. Hangi mantıkla bunu yapmış acaba gerçekten merak ettim.

Böylece Efes, bir zamanlar Solomon'un önderliğinde Fenerbahçe Ülker'in kendileri üzerindeki hegemonyasına da son vermiş oldu. Solomon, Fenerbahçe'deki ilk dönemindeyken Efes Pilsen'e maç vermiyordu. Ama bu iki takım arasında oynanan son 6 maçı Efes Pilsen kazandı. Bunlardan dört tanesi final serisinde ve ardarda, bir tanesi de Cumhurbaşkanlığı Kupası finalindeydi.

Bir başka konu da Solomon'un gönderilişi aslında. Solomon'un ne kadar sorunlu bir basketbolcu olduğunu sağır sultan bile duymuştur. Egoları çok yüksektir sağlam karakterli de değildir. Çekilmez zaten bu tarz oyuncular. Çok zor idare edilir. Fenerbahçe Ülker yönetimi de dayanamamış. Lynn Greer'ın da olduğu bir takımda zaten bu ikili beraber oynayamazdı. Gidişine en çok Greer sevinmiştir muhtemelen. Ancak, bütün bir sezonu, tek bir oyun kurucuyla geçirmesi imkansız bu takımın. Greer ve arkasındaki artık yaşı 40'a ulaşmış Mrsiç ile nereye kadar gider bu takım? Eğer Fenerbahçe Ülker yönetimi bir guard ile anlaşmazsa, bu sorunun cevabını sezon sonuna kadar almış olacağız büyük ihtimalle.


Böyle bir adamdı kendisi bundan 6-7 yıl önce. Şu geçtiğimiz iki üç sezonda neler yaptığını merak ediyordum. Araştırayım dedim, uzun süreceğini düşündüm. Ama hiç de değil. Los Angeles Clippers kadrosundaymış Davis. Özellikle Cleveland ve Boston dönemlerinde iyiden iyiye delirmiş gibiydi. Ama Minnesota'da oynamak ona yaramış gibi gözüküyordu. Ben de bu adamı en son Minnesota formasıyla izlemiştim. O da yanılmıyorsam 6 ekim 2007 tarihinde, Nba Europe Live kapsamında oynanan, Efes Pilsen-Minnesota Timberwolves maçındaydı. Bir daha ne gördüm, ne duydum. Etliğe sütlüğe karışmadan hayatına devam ediyor anlaşılan. Oldukça şaşırtıcı. Bir de bu arkadaş gibi zamanında muhteşem bir yıldız olan Steve Francis var. Onun hikayesini de başka zaman yazarım artık.



Geçen sezondan itibaren yükselen bir form grafiği var bu adamın. İyi oynuyor yani. Zihinsel problemleri kafasından silip atmış gibi gözüküyor ama henüz tamamen sağlıklı değil. Eskisi kadar sağlıklı olabilecek mi orası meçhul tabi ki. Ama yapacağı katkı çok önemli. Sezon başından beri de iyi oynamakta. Dün gece de Toronto'ya karşı iyi oynadı. Eski dağınıklığı yok üzerinde en azından. Bu bile oldukça iyi bir gelişme. Ayrıca Nowitzki de Alman Milli Takımına gitmeyerek iyi etmiş gibi gözüküyor. Çok iştahlı. İşin ciddiyetinde ve 3-4 basketboldan uzak kalmak ona koymuş biraz belli. Özlemiş. Böyle devam etmesi niyetiyle...


Hidayet imzayı attıktan sonra, fotoğraftaki bu iki adamın birlikte iyi işlere imza atacağına inanılıyordu. İyi bir ikili olacakları düşünülüyordu. Henüz çok erken belki ama şu ana kadar böyle bir şeyin pek gerçekleşebildiği söylenemez.

Kişisel fikrim, Hidayet'in Toronto yerine Portland'a gitmesi gerektiği yönündeydi. Orada, takımdaki diğer gençlere abilik yapıp, onları tecrübesiyle bir üst seviyeye çıkarabilecek bir oyuncuydu Hidayet. Zaten Portland menajerleri de öyle düşünüyordu. Ancak Hidayet'i alamadıktan sonra, (bana göre) saçma bir hamleyle Andre Miller'ı takıma kattılar aynı görevi üstlensin diye. Hidayet onlar için biçilmiş kaftandı.

Gelelim Toronto'ya... Calderon'un top benim elimde kalsın düşüncesi nedeniyle Hidayet, Orlando'da üstlendiği görevi burada yapamamakta. Çünkü Orlando'da takımın beyni konumunda olan Hidayet'ti ve hücumlar onun istediği gibi şekilleniyordu. Hidayet'in basketbol zekasının da, Jose Calderon'dan daha yüksek olduğu su götürmez bir gerçek. Ama Hidayet'in, Calderon'dan eksik bir noktası var. Eksik, ama eksik olduğu için eleştirilemeyen, tam tersine takdir edilen bir nokta. Ego. Malesef Jose Calderon'un egoları sinir bozucu bir düzeyde. Dikkat edilirse, Calderon bir basket-faulden ya da üçlük basketten sonra kendi halinde bağırıp çağırır. Takım arkadaşlarıyla paylaşmaz bunu. Sahada kendine oynayan bir havadadır hep.

Hidayet Türkoğlu'nun da oyun yapısı, top elindeyken diğer takım arkadaşlarını oynatmaya dayalı olduğundan, Calderon bu durumu çekememekte ekrandan izleyebildiğim ve basında takip edebildiğim kadarıyla. Bu durumda da Hidayet'in hem takıma uyum sağlaması gecikiyor, hem de formsuzluğunu üzerinden atması. İki tarafı da kötü bu işin. Hidayet ne kadar geç uyum sağlarsa takıma, o uyumu sağladığında takımın ulaşmak için çabalayacağı bir amaç kalmamış olabilir. Bu oldukça tehlikeli bir durum.

Chris Bosh için de bir şeyler söylemek gerekirse... Seneye free-agent olacak. Kendisini kanıtlamaya ihtiyacı yok. Çünkü zaten bütün Nba onun nasıl bir oyuncu olduğunu biliyor. Ama kendisi sanki böyle değilmiş gibi, bir Lebron, Wade gibi oynamaya çalışıyor diye düşünmekteyim. Eskiden, Bosh zor bir pozisyonla karşılaştığında ya da kötü bir akşam geçirdiği zaman genelde pas vermeyi düşünürdü. Ancak bu sezon izlediğim Toronto maçlarında(ki Ntv sağolsun, Hidayet var diye epey bir Toronto maçı yayınladılar) bu görünüm tam tersine dönmüş bir vaziyetteydi.

Toronto için her şey bu kadar karamsar da gitmiyor açıkçası. Bargnani'den ümitliyim ben bu sene açıkçası. Unutmadan, Marco Belinelli'ye de ayrı bir dikkat. Lige geldiğinden beri sadece Don Nelson ile çalışıyordu ve takımı da Golden State'di. Muhteşem bir kaosun içinden kurtulduğu için inanılmaz mutludur herhalde kendisi. Bu sene o da aynı Ersan gibi kendini lige kabul ettirecektir.


Türkiye A Milli Basketbol Takımı'ndaki en güvendiğim insandır. 2006 Dünya Basketbol Şampiyonası'ndan beri bu böyledir. Barcelona'da kendini kanıtlayıp, tekrar Bucks'a geri döndü bu sezon. Dün geceki istatistikleri:

23 dakika, 6 sayı, 13 ribaund, 4 asist.

Sayı anlamında bundan daha iyi maçlar da çıkardı bu sezon. Ayrıca maç koptuktan sonra aldı bu ribaundların büyük bir kısmını. Ama daha iyi olacak ve eminim ki, sezon sonuna doğru ilk beşin değişilmez adamı olacaktır.

Eyvallah Ersan...



Yazıya öncelikle, sıkı bir Dallas Mavericks taraftarı olduğumu belirtmekle başlamalıyım. Ama Sezar'ın hakkı Sezar'a görüşünü savunanlardanım. Hiçbir şekilde takımımı haksız yere savunmam.

2006 yılındaki Nba Finalinden geriye kalan dört isim fotoğraftakiler. O sezon ve bir sonraki sezon. Dallas Mavericks franchise'ının doruk noktası. Birisinde Nba Finali, diğerinde franchise tarihinin en çok galibiyet alınan sezonu. 2006 Nba Finallerinin benim içimde açtığı yara o kadar büyüktür ki hala o sezondan bahsedilince üzülürüm. Finalleri kaybetmemizin üç nedeni vardı. Hakemler, Avery Johnson, Dwyane Wade. Ama en büyük suç bence Avery Johnson'daydı. Nowitzki'ye bile hücumda hiçbir serbestlik tanımazdı kendisi. Belli kalıplar içerisinde oynatırdı herkesi. Evet, Dallas'ın Finallere kadar gelmesinde, sezonu lider olarak kapatmasındaki katkısı yadsınamaz. Don Nelson dönemindeyken, 2005 yılındaki Phoenix gibi asla savunma yapmayan bir takımı alıp, savunma yapan ve aynı zamanda sayı da atabilen çok iyi bir takım haline getirdi. Bu gerçekten önemli bir şey. Çünkü efsane Phoenix takımında da görüldüğü gibi, eğer playoff zamanı geldiğinde savunma yapılmıyorsa, run run run taktiği ile oynayan takımlar bir yerde çakılıyorlar. Phoenix'in de sadece Batı Finaline kadar çıkabilmiş olması da bunun en açık örneği. Keza, Detroit'in, Boston'un savunma istatistiklerini altüst ettikleri sezonlarda şampiyon olmaları da var. Aslında en güzel örnek, hiçbir zaman muhteşem bir hücum takımı olmayan San Antonio Spurs'ün son on yıla hükmetmesi. Avery Johnson döneminde bu takım savunma yapmayı öğrendi. Nowitzki'nin de yaşı müsaitti buna, Josh Howard da iyice sapıtmamıştı o dönemler. Bilindiği gibi All-Star bile seçilmişti. Ama sonrasında hala düzelemedi malesef kendisi.

2006/2007 Sezonunun ilk Slam dergisinde, Dallas hakkında yazılan cümleyi dün gibi hatırlarım:
'' Bu sezon tekrar oraya gidip, paranın geri getiremeyeceği şeyi alacaklar... Zamanı... ''

Ümitlendirmişti bu beni. Evet Final serisinde 2-0 öne geçip, 4-2 seriyi vermek çok büyük bir yıkımdı. Araştırmadım ama sanıyorum ki tektir Nba tarihinde böyle bir şey. Josh Howard çok formdaydı. All-Star bile olmuştu. Nowitzki tek kelimeyle inanılmaz oynuyordu. Öyle ki sezon sonu geldiğinde MVP seçilen ilk Avrupalı basketbolcu olmuştu. Ama sezon içerisinde Golden State Warriors ile oynanan maçlar hep sıkıntılı geçmişti. Warriors'un aynı takımın ismi gibi savaşçı oyuncuları Dallas'ın efendi oyuncularına sorun çıkarıyorlardı. Ki korktuğum başıma gelmişti. 68-15 ile kapatılan sezondan sonra, lig lideri olarak girilen playofflarda ilk turda Golden State ile eşleşilmişti. Ve evet, seri bittiğinde Golden State 4 galibiyete karşılık 2 yenilgi almıştı ve turu geçmişti. Playoff serileri 7 maçlık sisteme geçtiğinden beri ilk defa Konferans lideri takım, 8. olup playoff'a giren bir takıma eleniyordu. Bu iki olayın faturası doğal olarak Avery Johnson'a kesiliyordu. İşin garip tarafı da şu, Don Nelson, o seride Dallas'ı eledikten sonra hiçbir mantıklı hamle yapmadı bugüne kadar. Sanki tek amacı Dallas'ı elemekmiş gibi geldi şimdi böyle yazınca.

O günden bugüne de Dallas'ın en tepeyi zorlayacak nefesi kalmadı açıkçası. Nowitzki'nin bir daha o sezonki gibi oynayamayacağı çok net. Çünkü her ne kadar üstün Alman teknolojisi olarak adlandırılsa da, o da kanlı canlı bir insan. 2008 Playofflarından bahsetmeyi istemiyorum. Josh Howard'ın yaptığı saçmalıklar yüzünden heba olmuştu. Çok uzun yıllar sonra ilk defa 8.sırada playoffa girmişti Dallas. Josh Howard da, New Orleans ile oynanacak olan tamam mı devam mı maçından hemen önce, bir radyo programında, yaz başında Marijuana kullandığını itiraf etmişti. Her şey büyük bir kaosun içindeydi yani. Ki o seriyi de 4-1 kaybetmişti. Zaten New Orleans o sezon Batıyı ikinci sırada tamamlamıştı. Pek de bir umut yoktu yani açıkçası.

Ama o sezon yapılan önemli bir hamle vardı. Jason Kidd takıma katılmıştı. Karşılığında Devin Harris ve yanında bir iki oyuncu daha gönderilmişti Nets'e. Ama önemli olan burada Devin Harris'ti. Takımdaki en iyi deliciydi kendisi ve çok gençti. Nowitzki ile beraber üç dört yıl daha bu takımın zirveye oynamasını sağlayabilecek oyunculardandı.(Her anlamda sağlam bir Josh Howard'ı da katıyorum bu listeye tabi ki.) Ancak Mark Cuban, yine kısa vadeli bir plan yaparak bunları düşünmeden takımdan Harris'i yolladı. Kidd'in gelmesi evet takımı bir kademe rahatlattı belki, ama üst seviyelere oynamasını da bir kademe azalttı. Çünkü Kidd'in oyun zekası her ne kadar hala zirvedeyse, ayakları da bir o kadar deniz seviyesindeydi. Özellikle o sezonki New Orleans serisinde Chris Paul karşısında düştüğü durum bunu açıkça gözler önüne sermekteydi.

Geçtiğimiz sezona geldiğimizde ise Jason Terry'nin akıl almaz oyunu ve kenardan gelip inanılmaz bir katkı yapan Brandon Bass'i görüyorum. Terry'nin yaptıkları gerçekten olağanüstü. Kariyerindeki en önemli ödülü kazandı hatta. Bu büyük bir başarı. Playofflarda da elle tutulur bir başarı yoktu ama yine. Bir tek, ahı gitmiş vahı kalmış San Antonio Spurs'ü 4-1 ile rahat geçmek var o kadar. İkinci turda ise Denver karşısında hiçbir varlık gösterememişti takım.

Bu sezona girilirken ise güzel bir transfer yapıldı Shawn Marion takıma geldi. Nba Live serilerinde olsaydık eğer Dallas ligin en tepesine oynayabilecek üç dört takımından biri olarak gösterilebilirdi. Ama işin aslı öyle değil malesef. Shawn Marion'un kariyeri boyunca yaşadığı en parlak dönemlerin sadece Steve Nash önderliğinde olduğunu unutmamak lazım. Ha Kidd var belki şu an takımda ancak Kidd'in 2002-2003 yıllarındaki gibi olmadığı apaçık ortada. Nowitzki bir yıl daha yaşlandı ve hala-malesef-Dampier'ın yerine bir uzun getirilemedi. Marcin Gortat'ı eğer alabilselerdi gerçekten bir kademe yukarı çıkmış olacaktı takım ancak olmayınca olmuyor. Tek ümit, bu sezon Dampier'ın kontrat sezonu. Belki sırf para için tekrar basketbol oynama kararı verir. Ama bu da pek olası değil malesef.

Toparlarsam, Dallas bu sezon da playoffa girecektir. Güneybatı grubunu da lider tamamlarsa kimse için sürpriz olmaz. Ancak Batı Finali gibi bir hedef de ütopik olur...



Muhteşem 2003 Draftı'nın 3 numaralı seçimi. Detroit Pistons ve Joe Dumars'ın o sıralar çok ağır eleştirilere maruz kalmasına neden olan adam. Sonradan Detroit şampiyon olunca ve Carmelo da hem sahada, hem de saha dışında yaptıkları ortaya çıkınca bu eleştiriler gittikçe azalmıştı.

Kolej kariyerinde şampiyonluk yaşayıp Nba'e gelen oyunculardandır Carmelo. Hatta sadece şampiyonluk kazanmakla kalmamış, bu şampiyonluğu okuduğu kolej olan Syracuse'a getiren isimdir. Yetenekleri tabi ki ortada, tartışmaya hiç gerek yok.

Lige ilk adım attığında, diğer çaylaklara oranla hep Lebron James ile en tepedeydi. Medya bu ikiliyi hep birbirleriyle kıyaslamaktaydı. Benim şahsi görüşüm Carmelo'nun, Lebron'dan daha yetenekli olduğudur. O sezonki Rookie Of The Year ödülünün de paylaştırılması gerektiğini düşünenlerdendim ben de. İstatistikler üzerinden konuşmayı seven birisi değilim o yüzden bunu yapmayacağım. Ama Carmelo'nun bence o sene takımına kattıkları, Lebron'unkilerden daha iyiydi. Ha sonradan yaptıkları tabi ki Lebron'un bir iki kademe altında kaldı orası tartışılmaz. Carmelo'nun ondan sonra yaptıkları ise garip diye tanımlanabilir belki sadece. Çünkü saha dışı olaylar ile fazlasıyla gündeme geldi. Saha içerisinde bencil damgası yedi. Özellikle Denver'a Iverson geldikten sonra onunla sahada adeta kim daha fazla şut atacak yarışına girdi. Madison Square Garden'da, New York Knicks takımıyla kavga etti vs vs. İşler playoff arenasına taşındığında ise sahada yoktu Carmelo. Playoff performansları hiçbir zaman beğenilmedi. Zaten beğenilecek bir performans da sergilememişti hiç. Ta ki geçen seneye kadar. Geçen sene Carmelo'nun düzeldiğine inanan insanlardanım ben. Bu sene de bir iki kademe daha yukarı taşımış.

Sahadaki hal ve hareketleri gerçekten muazzam. 2003 Draft'ındaki diğer yıldızlar(Wade, Bosh, Lebron) gibi mental bir olgunluğa eriştiğini gösteriyor. Ve yazı da gerçekten çok iyi çalışarak geçirmiş bu da belli. Ama bunun temelleri bence geçen sezon yapılan Iverson-Billups takasında atıldı. Billups'un bu takıma gelmesi aslında sadece Carmelo'yu değil, bütün takımı bir nebze de olsa kendine getirdi. Ancak en büyük etkiyi Carmelo'ya yaptığı aşikar. Wade kadar muazzam bir liderlik vasfı yok Carmelo'da ve Billups takıma gelişiyle bu sorumluluğu ondan aldı. Böylece Carmelo daha rahat bir şekilde oynamaya başladı. Bunun sonucu da ortada. Geçen sezon Batı Finalinde Lakers'a kaybetmişti Denver. Ama bunun temel sonucu belki de Lakers'ın mental olarak Denver'dan üstün olmasıydı. Başta Carmelo olmak üzere takımdaki diğer arkadaşları böyle bir psikolojik savaşı kaldıramamışlardı. Ama takımın ana skoreri ve çoğu oyuncu kariyerinde ilk defa playofflarda bu kadar yukarılarda oynuyordu. O yenilgi belki de iyiden iyiye hem hırslandırmış, hem de olgunlaştırmış Denver'lı basketbolcuları. Bu sene çok kararlı gözüküyorlar. Dün geceye kadar Boston ile ligin namağlup takımıydı. Carmelo artık sayı atmayı, rekorlar kırmayı umursamıyor muhtemelen. Onun odaklandığı tek bir şey var. O da şampiyonluk. Böyle devam ettiği sürece yolu açık olsun.




Dün gece Boston Celtics hakkında yazı yazarken fikstürlerinin görece kolay olduğunu düşünmüştüm. En azından önümüzdeki 5-6 maçlık fikstürü kolay gibi duruyordu. Ligdeki iki namağlup takım da dün gece kaybetti. Tüm takımlar yenilginin ne demek olduğunu anlamış oldu böylece.

Ama kanımca sürprizi Miami gerçekleştirdi. Carmelo Anthony'nin 30 sayısına rağmen, iyi bir takım oyunuyla yendiler Nuggets'ı. Denver'da Arron Aflalo'nun oynadığı oyun inanılmaz. Çaylak oyuncu Anthony Carter'ın sürelerini oldukça sömüreceğe benziyor bu sene.

Phoenix ise, çok zor bir işi başardı gerçekten. Deplasmanda Celtics'i yendiler. En büyük pay sahibi şüphesiz Jason Richardson. 6/7 üçlük atmış. Muazzam. Celtics belki de bu yenilgiden sonra dizginleri hiç bırakmama kararı alır kim bilir.

Carmelo Anthony hakkında da bu aralar bir şeyler yazmak lazım. Çok formda.


Aslında fotoğraf da bu sezonki durumlarını özetliyor. Cavaliers, geçen sezonu Nba lideri olarak kapamışlardı. Nba Finallerinde Lakers ile oynayacakları düşünülüyordu. Hatta onları durdurabilecek tek takımın Lakers olduğuna inanılıyordu. Lakers onları durdurabilir miydi? Orlando eğer Lakers ile oynamalarına izin vermiş olsaydı bunun cevabını öğrenebilirdik. Ama asla öğrenemeyeceğiz.

Filmi geri sararsak... Muhteşem bir iç saha performansı ile geçen sezonu bitirdiler. Kendi sahalarında sadece iki yenilgi aldılar ve bu iki yenilgiyi de Lakers tattırmıştı onlara. Playofflarda ise bambaşka bir Cleveland vardı. Özellikle ilk iki turda havalarını bulmuşlardı ve son sürat giden bir lokomotif gibiydi takım. Playofflarda oynadıkları ilk 8 maçın tamamını kazandılar. Hem de rahat bir şekilde kazandılar. Maçlar neredeyse ilk yarıda kopuyordu. Lebron, Mo Williams, West hepsi havasını bulmuştu. Özellikle Lebron MVP ödülüne yakışır bir liderlik yapıyordu takımına.

Ancak sonrasında, karşılarına sağlam bir takım çıktı. Güney sahilinden, Florida'dan gelen Orlando, kuzeyde yer alan Ohio'daki Cleveland takımına fazla sıcak geldi. O tura kadar ahı gitmiş vahı kalmış Detroit ve yorgun bir seriden çıkmış Atlanta ile karşılaşmışlardı. Yeterince dişli olmayan iki takımla yani. Orlando daha ilk maçta Cleveland'a gerçek playoff atmosferini yaşatmıştı. Sene boyunca sadece iki defa yenildikleri kendi evlerinde ilk iki maçta oldukça zorlanmış ve hatta ilk maçı kaybedip(15+ sayı farkla öndeyken hem de), ikincisini de son saniye üçlüğü ile kazanmışlardı. Orlando'daki maçlarda ise Orlando istediği oyunu rahatlıkla sahaya yansıtıp, çok yükseklerde uçan Cavaliers takımını ve özellikle Mo. Williams'ı yere çakmışlardı.

Cleveland yazın boş durmadı. Seneye Lebron serbest kalacağı için yönetim onu takımda tutmanın tek şartı olan şampiyonluk yüzüğünü bu sene almaları gerektiğini farkına vardı ve Shaquille O'Neal'i getirdi.

Aynı Wade'in yanına gittiği zaman söylediği şeyleri tekrar söyledi Shaq. Bu Lebron'un takımı, ben ona yardımcı olmaya geldim dedi. Ama Shaq'ın ne kadar muhteşem bir egoya sahip olduğunu da unutmamak lazım.

Bu seneye geldiğimizde ise, Cleveland'da o eski havanın olmadığı çok açık. Oyuncular ve özellikle Lebron sahadaki tavırlarıyla umutsuz bir profil çiziyorlar. O eski coşku yok Lebron'un gözlerinde. Tek sorun bu da değil üstelik. Özellikle uzun rotasyonu tam bir felaket. Yaşlı ve kağnı arabası gibi iki tane uzunları var. İşi gücü sadece itip kakmak, sertlikle boğuşmak olan Varejao var. Ayrıca bu üç uzunun bir özellikleri daha var ki, o da ayaklarının inanılmaz yavaş olması. Toronto'nun açılış maçında Bargnani ve Bosh'un karşısında Ilgauskas ve Shaq'ı görmüştüm. Porsche ile Doğan SLX'in kapışması gibi duruyordu. Ne yapabileceklerine dair bir fikrim yok. Ama o üç uzun ile ayakları çabuk hiçbir pota altı oyuncusuyla baş edebileceklerini sanmıyorum. Üstelik takımdaki, geçen sene lig birincisi olmuş o kararlılık ve o ateş yok gibi gözüküyor. Cleveland'ın Lebron ile beraber son şansı olabilir bu sene. Lebron da eğer bu sene şampiyonluk yüzüğünü takamazsa, sene sonunda New York Knicks şapkasını tekrar takıp bu sefer bir de formasını giyer artık...

Bu üç adam neredeyse bir yıl sonra ilk defa sağlıklı bir şekilde bir araya gelebildiler 2009/2010 sezonunun yeni başladığı şu günlerde. Şampiyon olarak bitirdikleri 2007/2008 sezonundan sonra ilk defa parkede bir aradalar ve sezona 6-0 gibi muhteşem bir giriş yaptılar. Geçen sene de buna benzer bir giriş yapmışlardı ve insanların, 95/96 sezonunda efsane Chicago Bulls'un sınırları zorlayarak kırdığı 72 galibiyet 10 mağlubiyetlik rekoru kırabileceklerini düşünmelerini sağlamışlardı. Daha sonra peşpeşe gelen sakatlıklar ritimlerini bozmuştu ve playofflar geldiğinde Hidayet Türkoğlu önderliğindeki Orlando, eski şampiyonu evine yollamıştı.

Bu sene ise her şey daha başka onlar için. Kevin Garnett'in geri dönmesi onları kendilerine getirmiş bu açıkça belli oluyor sahada. Celtics, şampiyon olduğu o sezondaki hırsını tekrar kazanmış. Yine yapmış oldukları savunma ile rakip takımları çileden çıkartıyorlar.

Aslında bu sene tekrar en tepeye çıkmamaları için çok olağandışı bir sebep gözükmüyor. Evet sezonun daha çok başındayız. Ama yaptıkları eklemeler gerçekten çok önemli.

Rasheed Wallace. Portland Trail Blazers'ın asi çocuğuydu bir zamanlar. Yeteneklerini o zaman da kimse tartışmazdı. Ancak hep kafasının içindeki sorunlar onun attığı sayıdan, aldığı ribaunddan daha fazla konuşulurdu. Ta ki, 2004 yılında, North Caroline'da beraber çalıştığı Larry Brown'un takımı Detroit Pistons'a gelene kadar... Detroit Pistons o dönemde iyi bir takımdı. Ama bir basamak daha yukarı çıkıp, şampiyonluk seviyesine çıkmalarını sağlayan adam Rasheed'in kendisiydi. Takıma geldi ve o sezon yaptığı katkıyla finallerde 4 süperstarlı Lakers'ı 5 maçta süpürüp, (Kobe Bryant'ın üçlüğü ile uzatmaya giden ve Lakers'ın kazandığı ikinci maçı gözardı ederek bunu söylemekteyim tabi ki)Karl Malone'un şampiyonluk yüzüğü kazanamadan Nba kariyerini noktalamasına, Lakers organizasyonunun iki sene bocalamasına neden oldu.

Pistons'da devam eden kariyeri ise hiçbir zaman ilk sezonundaki kadar parlak olmadı. Detroit yine çok iyi bir takımdı. Ama Rasheed'in tavırları aynı Portland'daki gibi olmaya başlamıştı. Kısaca özetlemek gerekirse bu durumu, Detroit'i vezir yapan da Rasheed, rezil eden de...

Ama bu sene işler farklı. Detroit'te oynamaktan sıkıldığını, heyecanını kaybettiği her halinden belli olan bu adam, basketbol oynanan hiçbir yerde heyecanından zerre kaybetmeyecek bir adamla aynı takımda. Kevin Garnett... Celtics'e geldiği günden itibaren takımdaki diğer oyunculara kattıkları, onlara-Eddie House dahil- çok kısa süre içerisinde savunma konusunda lider olması vs. her şey ortada. Kaba bir tabir olacak belki ama Kevin Garnett, Rasheed Wallace'ı muma çevirebilecek bir adam. Celtics'in 2007 yılındaki gibi P.J Brown tarzı bir uzuna ihtiyacı vardı ve belki de ondan daha iyisini-yetenek anlamında- buldular. Rasheed'in normal sezonda yapacağı katkıdan ziyade, oyunun ne kadar içine girebileceği önemli bence. Aklını ne kadar oyuna verecek, kazanmak için sahada neler yapabileceğini gösterip göstermeyeceği, rakamlarından çok daha önemli. Ki fena da başlamadı aslında sezona. Playoffta ise, ciddi anlamda tecrübesiyle Celtics'i daha yukarılara taşıyabilir. İyi bir takımdı Celtics, şu an yarım basamak daha iyi bir takım haline geldiler.

Her şey aslında bundan bir buçuk yıl önce başlamıştı. İyi gidip gitmediğine dair hiçbir fikrim yoktu ama en azından ben kendimi iyi hissetmekteydim. Araya başka olaylar girdi, sevdiğim ancak ilgilenemediğim Blog yazma olayını bıraktım. Ama hiçbir zaman kendimi geri çekmemeye çalıştım. Okudum, takip ettim. Şimdi, zamandan bol başka hiçbir şeyim olmadığından dolayı, hayatta ilgilendiğim çoğu şeyi paylaşmak, onlarla ilgili fikir alışverişi yapmaya tekrar karar verdim.

Followers

Video Post